7 Temmuz 2025 Pazartesi

Çekilmemiş fotoğraflar


1968 Türkiye Kupası Diyarbakırspor - İzmirspor maçında Nazmi Tahincioğlu, Diyarbakırspor’un galibiyet golünü atarken


Yoğun bakımda, konuşabildiğin son anlardan birinde Fenerbahçe-Beşiktaş maçını sorduğunda, ölmeyeceğinden, hep söylediğin gibi “yaşayacağından” o kadar emindim ki yalan söyleyemedim.


Her zamanki gibi, Fenerbahçe’nin hocasına sallayıp, gözünü kapattın sessizce. Keşke Fenerbahçe’nin kazandığını söyleseydim dedim içimden…


Ama hep kaybediyorduk yıllardır değil mi baba?


***

Ne uzun bir Mayıs’tı…


Yine uzun bir mayısta kopan o büyük kasırgadan sonra hayat bütün anlamını değiştirmiş sadece hayatta kalmaya çalıştığımız günlerden ibaret hale gelmişti.


Fırtınadan geriye kalanları toplayıp, derme çatma da olsa bir yuva kurmaya çalışmak güç. Ama bir damla yağmurda perişan olanlara ne büyük rüzgarlarla boğuştuğunu anlatmak daha da güç.


Ilık bir rüzgârın, serin bir ikindinin kıymetini ve güzelliğini…


***

İşte baba, belki de bu yüzden, aslında sadece bu yüzden, bir dönem dolup taşan, iki dakika rahat nefes almaya fırsat bulamadığın odanın duvarına ilk iş, “acırsan acınacak hale düşersin” yazılı çerçeveyi asmıştın da o zaman nedenini anlamamıştım.


Çok sonraları, yanındaki kalabalıktan artık eser kalmadığında, o odayı boşaltmak zorunda kalırken, kendini büyük harflerle uyarmanın anlamını kavramıştım.


Kendine yaptığın o uyarıyı hiç dinlemediğini de…


***

Ama hayat böyledir değil mi?


Günün sonunda yanında kalan üç beş kişi ve onların senin hakkında bildikleridir hayat dediğin.


O sayının senin için çok daha fazlası olduğunu senden sonra arayan soranlardan, ağlayan gülenlerden, gelenlerden gidenlerden görebilirdin aslında.


İnan, tam da olması gerektiği gibiydi Nazmi Hoca…


Ne eksik ne de fazla…


***

1940’larda Bitlis’te altı kardeşten biri olarak dünyaya gözlerini açıp, demircilikle ailesini geçindiren babayı henüz 10 yaşında kaybeden bir çocuğun, acının gölgesine sığınmadan, hayatı böylesine doya doya kucaklayarak büyüyebilmesini, bunu nasıl becerdiğini hiçbir zaman anlamadım. Yaşama bu kadar büyük sarılabilmeni.


Hayata buradan başlayıp, yoklukla ve yoksullukla baş edip, geriye sessizlik değil de birkaç cümle bırakabildiğin bir hayatı inşa etmek ancak böyle mümkün olabilirdi.


***

Sen anlattığında, bazen tekrar tekrar anlattığında içimde hep “çekilmemiş fotoğrafları” görme arzusu oluşurdu.


Doyamadığın demirci baban, çıraklık yaparken ateşi körüklemen ve gözüne babanın bin bir yerinden delik önlüğünün takılması, babandan sonra inatla okula devam ederken sarı-lacivert Güzelderespor’da oynamaya başlaman…


Karla kaplı Bitlis’te antrenmandan okula gidip gelirken hastalanman…


Ağzından düşürmediğin öğretmenin Vecihi Timuroğlu’nun seni sırtında doktora yetiştirmesi… Çok sevdiğin annenin altı küçük çocuğa birden yetişmesi…


Van Gölü’ndeki heyecanların…


Biraz da güzelliğini abartarak anlattığın gollerine bütün Bitlis’in sevinmesi…


Hiç çekilmemiş fotoğraflar…


***


Daha çocuk yaşta Diyarbakırspor’a transfer olurken, “üniversiteyi okuyacağım” şartı koşman, Diyarbakır’da “efsane golcü” unvanını kısa sürede kazanman…


Ankara’daki üniversite günlerinden maçlara yetişip, futbolculuğun yanına bir de öğretmenliği eklemen…


İstanbul’a transfer olacakken yoğun bakımda yatmana neden olan sakatlığın…


Futbolculuk günleri bittiğinde hem teknik direktörlüğü hem lise müdürlüğünü hem de  öğretmenliği birlikte yürütmen…


Duymanı isterdim.


“Ne biliyorsam ondan öğrendim” dedi bir öğrencin.


“Hayatımda onun kadar golcü bir santrafor görmedim” dedi bir başkası.


***

Derken, bir anda hepsini, birden tüm bunları geride bırakıp, aldığın iş teklifini kabul edip Bursa’ya gelmen, ardından Ankara’ya taşıman bizi… Ardından öğrenciliğinden bu yana sevdiğin bozkırı bir çocuk heyecanıyla yaşaman…


Ama böyle sıralı ve dümdüz anlattığında eksik kalıyor değil mi?


Çekilmemiş fotoğraflardan bahsetmek yine en iyisi…


Nazmi Tahincioğlu

***

Misal, Kızılay’dan Cebeci’ye yürümenin sadece yürüyenlerin anlayabileceği bir derinlik olduğunu yazdığım bir günün sabahında beni arayıp 60’lardaki Cebeci’yi anlatmıştın.


Az sohbet edip, o anlarda çok anlatan babalar birdenbire sizi şaşırtabilir…


Senin de bir zamanlar genç olduğunu, kendine sakladığın şiirler yazdığını, belki bir kızdan hoşlandığını, iki mısra mırıldanıp telefonu kapattığında anlamıştım.


“Göstermezsen gösterme kendini…


Hiç mi geçmeyeceksin Cebeci Köprüsü’nden…”


Daha geçenlerde, o fırtınanın tam ortasındayken, kendine yazdığın mektupları bulduğumda şimdi kavuştuğun kızından sonraki acını kimseyle paylaşamadığını, belki hakkın olmadığını düşündüğünü anladığım gibi…


Birileri durmadan “kader mahkumlarından” söz ediyor değil mi?


Binbir emekle var edilen hayatların nasıl çalınmış olduğunu zerre dert etmeden…


***

Şimdi çekilmemiş hangi fotoğrafı anlatsam?


Ankara’dan Bursa’ya elinde Altın Kitaplar serisiyle gelişlerini misal…


Hep aynı duvarın üzerine oturup, gelişini beklerken ve nadiren de olsa tam o an geldiğinde bir çocuğun yüzünde oluşan istemsiz gülüşü…


İki çocuk gördüğünde beş dakikada kurduğun sokak maçlarını…


Karne günleri Altıparmak’ta içilen çorbaları, Uludağ’ın Arnavut kaldırımı yollarını…


Asla birbirimizin fikrinden mutlu olamadığımız Fenerbahçe maçlarını…


Bagajında taşıdığın futbol toplarını…


Konuşamadığımız sessiz zamanları…


Daha ilkokulda “mutlaka okuyacaksınız” diye aldığın Rus yazarlarının kitaplarını…


Sonradan anlatınca komik gelen kavgalarını…


Felsefe öğretmeni olduğunun altını kalınca çizerek, herkese ama herkese sınav yapar gibi sorduğun soruları…


Her gün aynı saatlerde arayıp da siyasi yorum yapıp yanıtı dinlemeden kapatmanı…


Anneme, bıktırana kadar aileni övdüğün geceleri…


Kucağında Milliyet gazetesinin manşetleriyle okumayı söktürmeni…


Çetin Altan’la Hasan Pulur’u ne çok sevdiğini…


Olmadığın, olmanı istediğimiz yaz akşamlarını…


***

Öğrencilerin tutamadılar kendilerini, koca koca insanlar hıçkıra hıçkıra ağlayıp, uğurladılar seni çocuk gibi.


Hep 29,5 kalacaktın ve hep öyle kaldın, hep genç kaldığını çok iyi biliyorum, merak etme…


Ama çalınan, hepimizden çalınan hayatı da şimdi yattığın yerden dolayı iyi biliyorum.


Keşke böyle bitmeseydi baba.


Keşke kenarında saatlerce oturup, yenik bir kederle baktığın mezarda uğurlamak zorunda kalmasaydık seni.


Babalık yaptığın onca insan, yokluğunun yanında bir de bu karanlık hikâyeye üzülmek zorunda kalmasaydı.


Sıralı ölüme lafımız olmaz, olamaz değil mi, biliyoruz sıranın bozulduğu bir dünyanın ne anlama geldiğini…


Ama keşke…


Keşke Fenerbahçe bu yıl şampiyon olabilseydi…


Keşke bir çocuk gibi, hiç ölmeyeceğine olan inancım yaşayabilseydi…


Keşke, ılık bir Bursa lodosu, o büyük bahçedeki fotoğraftan, gençliğini ve bizleri alıp bugüne getirebilseydi.


Anımsamak istediği gibi anımsar insan, yapabildiğin kadar geçti bazı günler.


Kuytuya sığınıp büyük hataları, kızgın zamanları gerekçelendirmek bize göre değil.


Bitlis’te büyüyen o küçük ve cesur çocuk olarak anımsayacağız seni…


Ama keşke…


Keşke böyle bitmeseydi…


Ölümü tanımasaydık erkenden…


Sen bir futbolcuydun ve hep öyle kaldın…


Biz de o güzel gollerinden birini attığın zamanlardaki gençlik sevincin gibi kalabilseydik…


Yenildiğimizde bile gülebilmek şansına sahip olabilseydik.


Ölümü tanımadan ölebilseydik baba…


*

İçin rahat olsun… Geriye kalması gereken içinde “değer” taşıyan cümleler bırakmaksa eğer, çok daha fazlasını başardığını anlamayan kalmadı.


Zaten daha fazlası da inan yapılamazdı.


Yine de eksik ve böyle buruk…


Yetim mendillerde kaldı şimdi kederli bayram harçlıkları…


Elveda Nazmi Hoca…

11 Nisan 2022 Pazartesi


Nurettin abiyi uğurlarken...

Gazeteciler, özellikle de mesleğini sokakta yapanlar ölüm fikrini aklına getirmez. Hep başkaları ölür, hep başkalarının başına gelir, hep başkalarıdır kötüyü yaşayanlar.
Sen zamanın durduğu o noktada, kainatın tam merkezinde onların yaşadıklarını yazarsın sürekli. Ölüm, o kapıdadır, senin olduğun yere uğramaz.
Ben bu büyük yanılgının farkına, ölüm kapılarımıza erkenden geldiğinde varmıştım.
Hepimizin bir gün meslektaşlarımızın yazdığı küçük bir haberin öznesi olacağımız gerçeği de o zaman vurmuştu yüzüme.
Gazetelerin hep çıkmayacağının, o kalabalık ve coşkulu neşenin hep sürmeyeceğinin, yaşarken farkında olmadığımız günlerin en güzel günlerimiz olduğunun farkına da seneler sonra varmak zorunda kaldık topluca.
Şenlik dağılmıştı.
Varlığıyla ortamı bir anda aydınlatan kişinin, kısacık bir zaman sonra kalkıp gitmesi gibi kekremsi bir tat kalmıştı ağızlarımızda.

Nurettin Kurt'u, Milliyet'e adım atıp da "hadi sen adliye muhabiri ol" dediklerinde, daha üniversite öğrencisiyken, 18'indeyken tanımıştım. 
Demek ki o çok büyük ve deneyimli bulduğum yıllarda 32 yaşındaymış daha...
Adliyeye adım atıp da önemli bir duruşmanın, bir sorgunun olduğu herhangi bir mahkemeye adım attığınızda zaten mutlaka önce onları tanırdınız.
Nurettin Kurt ve Cemal Doğan.
Biri Hürriyet, diğeri Sabah gazetesinin muhabiriydi ve tam anlamıyla başa belaydılar. Adliyede herkesi tanır, her kapıyı açar, her deliğe girerlerdi mutlaka. Birbirleriyle de açıktan konuşulmayan müthiş bir rekabetleri vardı. 

Deneyimli gazetecilerin yeni muhabirleri alanda kabullenmeleri çok kolay değildir. Konuşmazlar, uzak dururlar, garipserler, alanın çok içine girmesini istemezler.
Nurettin abi öyle değildi, kendisine öyle doğal bir güveni vardı ki bir anda yapacağı işle sizi ortaklaştırırdı. Ortak bir iş yaptığınızda bile kendisinin bir adım önde olacağına hep
emindi. Daha iyi fotoğrafı o çeker, daha önemli bilgiye o ulaşırdı. 
Fotoğraf çekmenin yasaklandığı bir ortamda ne yapılması gerektiğini, habere ulaşmanın bütünüyle engellendiği bir ortamda farklı kaynaklardan o bilgiye nasıl erişeceğini, herkes aynı belgenin peşinde koşarken senin oturduğun yerden o belgeye nasıl ulaşabileceğini Nurettin abiden haber atlaya atlaya öğrendik hepimiz.

Kırk yılda bir haber atlattığınızda kafası atmışsa adliyede yoğun mesai yapar, mutlaka alırdı intikamını... Ertesi gün adliye kafeteryasında gülerek anlatırdı nasıl fırça yediğini ve onu kızdırmamamız gerektiğini...
Bir grup çocuktuk hepimiz. 

Ölüm bazı insanlara yakışmaz, hayatla hemhal olmaları ve hayatın varlığını göstermek için onları seçmiş olmasıdır bunun nedeni. 
Nurettin abi yaşamak demekti. Meslekten nasıl keyif alınacağını, hayatın her anında her saniyesinde mesleğin nasıl yapılabileceğini, bir yandan alabildiğine yaşarken hayatı bir yandan nasıl haberle haşır neşir olunacağını yaşayarak gösterdi bize.

Hatıralarını kitaplaştırdığını söyleyip, taslağını, üzerinden geçmek için bana gönderdiğinde, gördüğümden de fazla ve görkemli bir gazeteci olduğunu daha iyi anlamıştım. Kitabında kaleme aldığı hatıraları yazış biçimi de kendisi gibi doğal, sanki herkes bütün bunları yaşıyormuş gibiydi.
Oysa birinde bir bombadan kaçış hikayesini anlatıyordu, bir diğerinde tarikat liderinin cenazesinde, binlerce kişi arasında iyi fotoğraf çekebilmek için tabutun kapağını nasıl kaldırdığını ve o sırada tabut yere devrildiği için kaçmak için hangi yolları kullandığını...

Bu memlekette işini iyi yapsın ya da yapmasın hemen herkes sadece o işi yaparken yaşlandığı için bir parça kutsanır.
Ama bir de gerçekten "efsane" kavramının içini dolduranlar vardır. 
Nurettin abinin bir gazetecilik efsanesi olduğunu adliye muhabirliği yapan herkes çok erken fark etmiştir.
Şenlik biteli çok olmuştu ama birilerinin orada bir yerde durduğunu bilmek bile umut veriyordu bir parça.
Şenlik gerçekten bitmiş, farkındayız artık hepimiz.
Bir ömrü birlikte tüketmiş, en güzel günlerini de geride bırakmışız.
Huzur içinde uyu Nurettin abi.
Yattığın yer incitmesin...

 






  
 

21 Ekim 2019 Pazartesi


Kedi
"Kedilere ağladık, kuşların yasını tuttuk"

Bazen yıkık dökük, viraneye dönmüş bir evin, bütün olana bitene rağmen ayakta olduğunu gösteren çiçekli balkonları gibidir bir varlık.
Bir kedi misal.
Artık nefes alamayacağınızı ve bundan sonra hiçbir sabahın bir diğerinden farklı olmayacağını hissettiğiniz anda bir büyük boşluğun bir tarafında otursun diye hayatınıza sokuluverir.
Boşluk dolmaz, bir boşluğa sahip olanlar bunu bilir.
Ve boşluk da bir kedinin umurunda değildir.
Kendiliğinden halleri, karşılıksız sevme ve sevilme biçimi, yaşamı tırnaklarıyla kucaklama azmi, aptallığı, cesareti, merakı ve coşkusuyla, diğer kedilere benzeyen ancak hiçbirine benzemeyen bakışlarıyla size bir şey öğretir:
Bir büyük boşlukla yaşamaya mahkum edilmiş olsanız da o kurak bahçenin etrafı güllerle çevrilebilir.

Çetin Altan, kedilerin ölüm bilinci olmadığını söylerken, umursamaz hallerinden de bir sihir çıkartır.
Ölüm bilinçleri olmasa da ölmeyecek gibi yaşayanlardan değildir kediler.
Evrende kendilerine ayrılan yerin kıymetini sonuna kadar bilirler.
Ve bir kediyi hafife almak, yok saymak, dışarıda tutmak da mümkün değildir çevrenizde bulunduğu zaman.
Kediler, bağıra çağıra, yüzünüze vura vura değil, sakince, kendiliğinden, usulca, önemli olduklarını ve birbirinize iyi geldiğinizi size hissettirir.
Kimsenin birbirine sahip olmadığını ama kalpten ait olabileceğini, sevgiye dair büyüleyici hikâyelerin gerçekten yaşanabileceğini, saatlerce sessiz ve düşünerek oturabilmenin kötü bir tarafı olmadığını, evrenin ancak hakikatle güzelleşebileceğini, gözünü gözünden ayırmadığında bakabilmenin gerçekten bir anlam taşıdığını, geçici bir hevesle değil emekle yaşaman gerektiğini.
Her birini, hiçbir öğretme amacı olmadan yavaş yavaş size öğretir.
15 yılda misal.

15 yılın sonunda bir gece, sevdiğiniz tüm varlıklarla vedalaşma şansı olmadan ayrılma cezasına mahkum edildiğinizi ve her şeyin aynı şekilde olup bittiğini düşünüp kendinize acıdığınızda, kendinize çaresizce acımanın gereksizliğini, gelişi ve kalışı gibi gidişinin de sizinle ilgili olmadığını anlatır size.
Su içtiği ve güzelliğini zerre önemsemediği etrafı çiçekli, bordo kabıyla, durmaksızın yemek konulmasını istediği aynı desenden, daha büyük ve gösterişli yemek kabını bir daha yerine konulmamak üzere kaldırırken, aklınıza anlar gelir.
Avuç içi kadar olduğu, ürkekliğine rağmen cesaretle bulunduğu yeri kavramaya çalıştığı, biraz büyüdüğünde nedensiz biçimde sadece o sırada varlığından sıkıldığınız için dışarıda bırakılmasının adaletli olmadığını gösterdiği, yaşlandığında düştüğü, kalktığı ama vazgeçmediği anlar.
Ağladığı, oynadığı, sessizce yanınıza oturup sabırla beklediği, hiç gitmeyeceğini anlattığı, hep böyle seveceğini söylediği, nefesiyle boşluğu çekilir kıldığı zamanlar.

Bir varlığı ya da gidişini hafife alanlar, kendilerini aşırı önemsediklerinden olacak, kolay kolay duymazlar.
Bir duvara, bir engele, bir yalnızlığa, bir savaşa, bir depreme, bir felakete kadar.
Ama ektiğiniz tohum neyse, toprak da onu veriyor eninde sonunda size.
Ve nihayetinde dünya bu kadar.
Bir kedi bunları anlatır size.
Bir kedi öldüğünde, ölüm kedilere yakışmadığından olsa gerek, onu uğurlarken daha çok anlarsınız...
En yakın dostum Nemrut'u uğurladım, tam da fiilin anlamına uyan bir senede...
Yol arkadaşlığı mühimdir; artık giderek kısalıyor yollar.
Orada olduğunu bilmenin güvenini yitirdiğin zamanlar.
Daha renksiz, daha sıkıcı, daha yalnız, daha korkak, daha çiçeksiz.
Ama olduğunu, yaşadığını, sen yaşadıkça yaşayacağını anlatan bir rüzgar da var.
Ve bilirsiniz, boşluk saydığınız ne varsa rüzgarlarda yaşar.



1 Ekim 2018 Pazartesi


Dört küçük basamak

Milliyet'in birkaç ay önce yeri değişen Ankara bürosuna 1997'de adım attığımda 22 yılımın burada geçeceğini elbette bilmiyordum.

İflah olmaz bir Abdi İpekçi ve Milliyet tutkunu olan babamın kucağında, gazetenin manşetinden okumayı sökmeye çalıştığım zamandan itibaren benim için gazete demek, Milliyet demekti.
Ve 19 yaşından itibaren dört küçük basamaktan çıkılarak girilen Aşağı Ayrancı'daki o binada, büyük bir hayat yaşadım. O basamaklar beni bazen büyük bir neşeye, bazen büyük bir özleme, bazen büyük bir tutkuya götürdü.

Değerli ağabeyim ve meslek büyüğüm, bütün meslek yaşamım boyunca çok şey görüp öğrendiğim
Fikret Bila'nın gözüne girmeye çalışarak ve galiba biraz da başararak stajyer olarak başladığım Milliyet'teki yolculuğumun sonuna geldim. Kendi isteğimle gazeteden ayrılıyorum.

O binada 13 yıl -adliye-yargı muhabirliği, 3 yıl, hem meslek büyüğüm hem de dostum olarak çok şey öğrendiğim ve paylaştığım Haber Müdürü Serpil Çevikcan'ın yardımcılığını yaptım. Sonrasında da
beş yılı aşkın bir süre haber müdürü olarak çalıştım.

Stajyerliğim daha bitmeden hakkımda ilk dava açıldı. O davayı onlarca dava izledi meslek hayatım boyunca. DGM, özel yetkili mahkeme, asliye ceza. Hepsinden beraat ettim. Haber, Türkiye'de hep yargılanma nedeniydi.

O bina, bizim ikinci evimizdi.

Orada neredeyse tamamı stajyer olarak Milliyet'te başlayıp, büyüdükçe Türkiye'nin en iyi gazetecileri arasına giren onlarca arkadaşımla birlikte birçok zorluğu göğüsledik. Hemen hepsi ailemin birer parçası olmaya devam edecekler.

Milliyet'teki haberlerimle; ÇGD Rafet Genç Haber Ödülü, ÇGD İzzet Kezer Fotoğraf Ödülü, Metin Göktepe Yılın Gazetecisi, Musa Anter Yılın Haberi, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yılın Haberi, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Özgürlüğü Özel Ödülü ve Abdi İpekçi Yılın Haberi-Gazetecisi ödüllerini kazandım. Her birini büyük onurla saklıyorum.

Mesleğe en sıkıldığım anda devam etmemi sağlayan en büyük ödülüm ise haksız biçimde tutuklanan çocuklarının haberim sayesinde tahliye olduğunu söyleyerek, benim için turşu yaptığını söylemeye gelen teyzenin sözleriydi.

Hayata Dönüş katliamından, Ulucanlar katliamına, Birtan Altınbaş'ın işkencede öldürülmesi haberlerinden, değerli ağabeyim ve meslek büyüğüm Tolga Şardan'la birlikte yazdığımız MİT-Alaattin Çakıcı-Yargıtay Başkanı ilişkisini gösteren haberlere, Ergenekon soruşturması başlarken, o dönem Vatan gazetesinde çalışan Kemal Göktaş'la aynı gün yazdığımız "Bütün Türkiye izleniyor" haberinden , Engin Huylu'nun cezaevinde öldürülmesine kadar, büyük bölümü Milliyet'in manşetinden verilen, gurur duyduğum haberler yazdım.

"Yüzleşme" köşesini yazmaya başladığım andan itibaren de hep yapmaya çalıştığım gibi duyulmayan seslere aracılık etmeye gayret ettim. Ne kadar başarabildim bilmiyorum ama samimiyetle yapmaya çalıştım.

Gazeteden kendi isteğimle ayrılıyorum. Soranlar için belirteyim, bu ayrılığın dün yayımlanan, "Ben affetmiyorum" yazısıyla en ufak bir bağlantısı yok. Ayrılık önceden kesinleşmişti ve benim için çok önemli bu yazıyı, ayrılığım kesinleşmesine rağmen yazmama izin verdikleri için teşekkür ederim.

Dört küçük basamağı her gün umutla tırmanarak girdiğim binadan ayrılmamızdan çok önceden başlayarak, sektöre ve bulunduğum yere ilişkin iyimser umutlarım da orada bulunmanın anlamı da yavaş yavaş kaybolmuştu benim için. Kalbimin "git" diyen sesini dinlemek istedim. Bugün, yıllarca omuz omuza çalıştığımız Türker Karapınar da gazeteden kendi isteğiyle ayrılıyor. Binadan birlikte çıkıyor olmak güç veriyor bana.

Bu güzel yolculukta bana okumayı sevdiren babam, geceler boyu yolumu bekleyen annem, kardeşim Gökhan, yeğenim Kerem, onlarca dostum da vardı. Zamanlarından çok çaldığım, bütün meslek hayatım boyunca en az benim kadar yorulan Nevin ile daha 4-5 yaşındayken "gazeteyi kapat da gel artık" diye defalarca beni arayan oğlum Ulaş Doğu'ya ayrıca teşekkür ederim. Biriktirebildiğim ne varsa, onların emeği de benimki kadardır.

Üzerimde emeği olanlara, destek verenlere, yoldaşlık edenlere de binlerce kez teşekkür ederim.
Kırdığım, üzdüğüm, bilmeden canını acıttığım kim varsa özür diliyorum.

Milliyet benim için "hayat" demekti ve burada çok değerli gazeteciler, büyük bir emekle çalışmaya devam ediyor.

Benim için yolculuğun bu kısmı bitti. Kalan kısmı umarım iyi geçer.

Umarım geçilen durakları ve ışıkları hüzünle izlediklerimizden değil, kentleri bütün sokaklarına kadar içimize çekebildiğimiz, şimdi olduğu gibi, daha bittiği an özlediğimiz yolculuklardan olur.



2 Ekim 2017 Pazartesi


YÜZLEŞME/GÖKÇER TAHİNCİOĞLU

Perde kapanmasın

Numune Hastanesi'nin önünde mahkum yakınları bekleşiyordu.
"Benim çocuğum yaralı mı, bir şeyi var mı?"
Avukatlardan biri, uzaktan görüp tanıdığı babaya bağırdı, "Ali, Ali..."
Avukat, o babanın çocuğunun Ulucanlar Cezaevi'ne düzenlenen operasyonda öldüğünü biliyordu.
Baba, oğluyla ilgili iyi bir haber alabileceği umuduyla koşarak geldi:
"Burada bekleme, Adli Tıp'a git istersen..."
Oğlunun cenazesini ancak 3 gün sonra alabilecek, gece vakti defnedebilecekti.
1999 yılının Eylül ayındaki o operasyondan çok değil 2 yıl sonra, Numune Hastanesi'nin bahçesi yine tutuklu ve hükümlü yakınlarıyla, mahkum koğuşunun önü jandarmayla doluydu.
Hayata Dönüş adı verilen ancak gerçek adının Tufan olduğu ortaya çıkan cezaevi operasyonlarından sonra, "Ne açlık grevi, hepsi yiyorlar" denilen mahkumlar, eylemlerini F tiplerinde de sürdürmüş, birçoğuna zorla müdahale edilmişti.
Zorla müdahalenin sonuçlarını kimse doğru düzgün bilmiyordu, ne doktorlar, ne mahkumlar, ne yakınları.
Öğreneceklerdi, kötü bir biçimde.
300'e yakın gün açlık grevi ve ölüm orucu eylemlerini sürdüren ve zorla müdahale edilen hükümlü ve tutuklular, birer birer rahatsızlandı.
Kimi yaşamını yitirdi, kimi Wernicke Korsakoff'a yakalandı.

30 Haziran 2017 Cuma


Gülmen-Özakça dosyasında "sehven" tartışması

Polis de savcı da mahkeme de önceden bilmiş

GÖKÇER TAHİNCİOĞLU

KHK ile ihraç edildikleri mesleklerine geri dönebilmek için açlık grevine başlayan ve tutuklanarak konuldukları cezaevinde eylemlerini sürdüren akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça ile ilgili yargı sürecinden gariplikler çıktı. Gülmen ve Özakça'nın 23 Mayıs'ta mesai saatinden sonra tutuklanmalarına rağmen, henüz tutuklama kararı verilmeden başka suçtan yargılandıkları mahkemenin "başka suçtan tutuklu sanıklar" ifadesini tutanağa geçirdiği anlaşıldı. Mahkeme, bu durumu "sehven" yazıldı diye açıklamasına rağmen, müzekkereleri ce bu şekilde hazırladı. Söz konusu davanın resmen 23 Mayıs'ta açılmış olmasına rağmen Ankara Emniyeti'nden 2 gün önce gelen yazıda, davanın esas numarasının yer aldığı da anlaşıldı. Gülmen ve Özakça, bu dava gerekçe gösterilerek 2 gün sonra tutuklandı.


13 Şubat 2017 Pazartesi


YÜZLEŞME/GÖKÇER TAHİNCİOĞLU

Ölü bombacı aranıyor!

Türk Dil Kurumu'na göre "iltisak" "kavuşma, bitişme, birleşme" anlamlarına geliyor.
Kim kiminle kavuşuyor belirsiz ama TDK'nın sitesine göre milyonlarca kez anlamı sorulan sözcük için günlük arama rakamı binleri bulmuş.
KHK'da ise şöyle geçiyor:
"..Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen..."
"Olduğunun değerlendirilmesi" oldukça geniş bir çerçeve.
Kanıt varsa mensubiyet değerlendirmesi kolay.
"İltisak veya irtibatın" içini doldurmak ise niyet işi.

* * *

3 Ocak 2017 Salı



Feci namussuz bir şey: Linç

GÖKÇER TAHİNCİOĞLU

Tanıl Bora ve Levent Cantek tarafından derlenen, İletişim'den çıkan "Vur Ulan Vur!-Linç Öyküleri" kitabını okurken, linçle somut olarak nerede tanıştığımı düşündüm.
"Provokasyon" sözcüğünün içi benim açımdan ilk olarak Hayata Dönüş katliamından hemen önce dolmuştu.
2000 yılında, Türkiye, en sıcak yazlarından birini geçiriyordu.
Cezaevlerinde, F tipi cezaevlerinin açılmasını önlemek için açlık grevi ve ölüm oruçları gerçekleştiriliyor, mahkumlar adım adım ölüm sınırına yaklaşıyordu.
Günlerdir gergin bir bekleyiş içinde olan mahkum aileleri Kızılay'daydı.
Maksatları Adalet Bakanlığı'na yürümek, taleplerini iletmek ve olası bir operasyonu engellemekti.
Ortam gergin, çok gergindi.
Daha bir gün önce İstanbul'da polis aracına saldırı olmuş, 2 polis yaşamını yitirmişti.
Polislerin cenazesinde onlarca polis silahlarını havaya kaldırarak yürümüş, kendi müdürlerini "elimizi rahat bırak" diyerek protesto etmiş, sloganlar atmıştı.
Her şey ama her şey alışılmadıktı.

1 Ocak 2017 Pazar

YÜZLEŞME/GÖKÇER TAHİNCİOĞLU

İyi bir yıl ve "parrhesia"

Ankara, kar altında "temiz" gözüküyor.
Cinayetlerin, saldırıların, bombaların kirlettiği caddelerin üzeri kar.
Haber bültenlerinde "Ankara'nın yüksek kesimleri" diye özetlenen semtlerin birinde, düşmemek için lastik izlerinden yürüyor insanlar.
Çocuk annesine soruyor, elini sıkı sıkıya tutmuş.
"Ne dileyelim yeni yıldan anne."
"Dilemeyelim" diyor annesi, "ne zaman bir şey dilesem, daha kötü geçti yıl."
Anlamıyor çocuk elbette.
Annesi biraz pişman tutamadığı için kendisini:
"Dileyelim, hadi bir şey dileyelim."

13 Aralık 2016 Salı



YÜZLEŞME/GÖKÇER TAHİNCİOĞLU

"Aynı gökyüzü, aynı keder"

İstanbul'da birkaç gün önce, çocuğuna hasret bir anne toprağa verildi.
Asiye Karakoç, 1995'ten bu yana sürdürdüğü adalet mücadelesinin sonucunu göremeden hayata veda etti.
Tıpkı, oğlunun işkencede öldürüldüğü TBMM raporuyla kanıtlanmasına rağmen ne kemiklerini ne de katillerini göremeden yaşama veda eden Berfo Kırbayır gibi.
Çocukları geldiğinde yolu bulabilsin diye taşınmayan, tanısın diye evini boyatmayan, içeri giremez diye kapıyı kilitlemeyen diğer anneler gibi.
O annelerin cenazesinde olduğu gibi Asiye Karakoç'un cenazesinde de yıllardır her Cumartesi, Galatasaray Lisesi'nin önünde buluşan aileler vardı.

* * *

6 Aralık 2016 Salı


YÜZLEŞME/GÖKÇER TAHİNCİOĞLU

Taşkent'ten Aladağ'a

Bu ülkenin kız çocukları, ya çocuk yaşta evlenmek ya da okuyabilmek için bir karanlık yurt binasının mutfağında, öflez bir ışığın gölgesinde bulaşık yıkamak zorundadır.
Erkek çocukları, daha adım atmaya başlar başlamaz öğretilmiş bir erkekliğin gölgesinde, erkenden evlendirilmez ve hayatta kalabilirse düşünebilirler okumayı.

* * *

17 Mart 2016 Perşembe



Çorum'dan tartışma yaratacak karar

Travmayı yaratan taciz değil basındır

GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara

Çorum Ağır Ceza Mahkemesi'nce, dini eğitim ve burs almak için vakfa gelen E.Y.'ye cinsel istismarda bulunduğu gerekçesiyle 4 yıl 8 ay hapse mahkum edilen Ensar Vakfı Eski Şube Başkanı Z. İ. hakkındaki kararın gerekçesinde tartışma yaratacak ifadeler yer aldı. E.Y.'nin "beden ve ruh sağlığının bozulduğuna" yönelik Adli Tıp Raporu'na rağmen Z.İ.'nin 15 yıldan az olmamak üzere hapisle cezalandırılmasına yol açacak "nitelikli cinsel istismar" maddesini uygulamayan ve cezada "iyi hal" indirimi yapan mahkeme, "Kızın beden ve ruh sağlığının istismar nedeniyle mi yoksa ulusal basından çıkan haberlerden dolayı mı bozulduğu konusunda şüphe vardır. Şüpheden sanık yararlanır" ifadelerini kullandı. Mahkeme, kararla birlikte Z.İ.'nin tahliyesini de kararlaştırdı.
Çorum'da büyük yankı uyandıran dava, 15 yaşından küçük olan E.Y.'nin Z.İ.'nin cinsel istismarına maruz kaldığı gerekçesiyle, ailelerinin şikayetçi olması ile başladı. Genç kızın ifadeleri, vakfa gidip gelen diğer öğrencilerin de tanık sıfatıyla benzer beyanlarda bulunması, Z.İ.'nin tutuklanmasına yol açtı. Adli Tıp ve Ankara Tıp Fakültesi ise genç kız ile E.Y. ile birlikte şikayetçi olan arkadayı E.G.'nin, uğradıkları cinsel istismar nedeniyle beden ve ruh sağlığının bozulduğu yönünde rapor hazırladı.

19 Şubat 2016 Cuma


YÜZLEŞME/GÖKÇER TAHİNCİOĞLU

İzzettin Hoca ve sonrası

Cenaze defnedilip, kalabalık dağılıp, kapılar kapandıktan sonra bir başka zaman işlemeye başlar karanlık evlerde.
Akrep ve yelkovan işlemez, akşam daha bir geç olur, sabah hiç.
Bazen bir şehit evidir zamanın akmadığı, bazen bir çocuk, bazen anne, bazen baba.
Hayatta kalan olmanın o derin pişmanlığı.
Çıkmayan sesini duysunlar yalnızlığı.

* * *

4 Ocak 2016 Pazartesi

YÜZLEŞME/GÖKÇER TAHİNCİOĞLU

Bir yılın ardından

Bir yılın bitimine sevinmek, geride kalanın yorgunluğundandır.
Yaş alıyor olmana rağmen beyaz bir sayfa gibi gelir çoğu zaman Ocak.
Oysa takvim, bizi farklı bir evrene taşımaz.
Ne varsa dünden kalan, dün neyse attığın adım, aslında bugüne kalandır.

* * *


YÜZLEŞME/GÖKÇER TAHİNCİOĞLU

Resmi Gazete'deki "tecavüz"

Anayasa Mahkemesi'nin geçen hafta Resmi Gazete'de yayımlanan bir kararında gizliydi hikaye.
Failin görünmez kılınmaya çalışıldığı, çaresiz kalınınca cezasız bırakıldığı bir memleket hikayesi, en geçerli resmi belgede.

* * *

23 Aralık 2015 Çarşamba


YÜZLEŞME/GÖKÇER TAHİNCİOĞLU

Kalp kırığı

Başınızı bir başka yöne çevirdiğinizde sadece baktığınız tarafı görüyorsunuz, doğru.
Yıllar sonra o yöne baktığınızda, o dönemde ne gösteriliyorsa onu görme avantajınız da var.
Misal bir çocuğun ölüm haberi geldiğinde bakmanıza gerek yok, yetiyor kulağınıza gelen sesler.
4 çocuklu bir annenin kapısının önünde öldürüldüğünü duyduğunuz da öyle.
"Camlara yaklaşmayın" uyarıları yapılırken, misal perdeyi kapatmak için cama yaklaşınca ölen biri için de değişmez kural.
"Olur böyle şeyler."
Lice, 1993'te tarihinde görülmemiş bir operasyonla yakılıp yıkıldığında, dönemin komutanlarının sözleriyle çıkıyordu manşetler:
"O milisler, ya teslim olacaklar, ya ölecekler."
Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, bir cinayet sonucunda o dönemde öldürüldü.
O dönemde başınızı çevirseniz yakılıp yıkılmış bir ilçe, PKK'lılardan temizlendiği söylenen yıkılmış evler ve çatışmada öldürülmüş bir general vardı.
10 yıl sonra bakarsanız Türkiye'nin AİHM'ye rekor tazminat ödediği bir operasyon ve faili meçhul bir cinayet.
2010'da bakarsanız, JİTEM tarafından öldürülmüş bir general ve aslında PKK'lıların hiç baskın düzenlemediği bir ilçenin yakılıp yıkılması.
Bugün bakarsanız, sahipsiz kalmış bir JİTEM davası.

* * *

YÜZLEŞME/GÖKÇER TAHİNCİOĞLU

Tahir Elçi cinayeti skandalları

Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi'nin öldürülmesinin üzerinden iki hafta geçti.
Gizlilik kararı altında yürütülen soruşturma öylesine "gizli" ki mevzuata aykırı biçimde, ifadesi alınan polislerin isimleri bile tutanaklara yazılmıyor.
Sadece sicil numaraları yazılan polislerin ifadelerinden küçük bir bölümü avukatlara veriliyor.
Görüntüleri kare kare analiz eden, ifadeleri didik didik eden avukatlar ise hangi ifadeyi kimin verdiğini öğrenme şansına sahip değil.
Bu konudaki itirazları da sonuç vermiyor.
Adını ister iyi niyetle "tesadüfler zinciri", ister şüpheci biçimde "skandallar zinciri" koyun, cinayet öncesi yaşananlar inanılmaz.
Hele ki Diyarbakır gibi devletin sürekli teyakkuzda olduğu bir kentte bunca "ihmalin" biraraya gelebilmesi ve şu ana kadar bununla ilgili yaptırıma gidilmemesi de anlaşılmaz.
Tahir Elçi cinayetinin hemen ardından, bir gün önce polise saldırı düzenleyen 2 YDG-H'linin bindiği taksiyi polisin durdurduğu, taksidekilerin iki polisi öldürerek basın açıklaması yapılan sokağa girdiği ve burada çıkan çatışmada Elçi'nin öldürüldüğü ortaya çıkan çıplak gerçek.
Avukatların çabası ve alınan ifadeler, o taksinin sadece şüphelenilerek durdurulmadığını, zaten takibe alınmış olduğunu ve Balıkçılarbaşı gibi kentin en yoğun bölgelerinden birine gelene kadar müdahale edilmediğini de açığa çıkarttı.
Emniyet, savcılığa gönderdiği fezlekede, taksinin takibe alındığını ancak trafik yoğunluğundan müdahale edilemediğini açıkça bildiriyordu zaten.
Haftalarca sokağa çıkma yasağının ilan edilebildiği bir kentte trafiğin durdurulup taksiye yoğun güvenlik önlemi altında müdahale edilmemesine ise şu ana kadar yanıt verilmedi.

Saldırıyı önlemekle görevliydi

YÜZLEŞME/GÖKÇER TAHİNCİOĞLU

JİTEM, nakil hukuk ve Tahir Elçi

Öldürülen Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi'nin vaktinin büyük bölümü nasıl geçiyordu biliyor musunuz?
Bir gün Ankara'ya gelip JİTEM davasını takip ediyor, oradan Eskişehir'e gidip oradaki JİTEM davasını izliyor, oradan İzmir'e gidip bir başka davaya giriyor, kalan vaktinde Diyarbakır'da nasılsa kalmış davaları takip ediyordu.
Elçi gibi bir grup yürekli avukat ve sivil toplum örgütü temsilcisi de o kentten o kente, hiçbir güvenlik önlemi de bulunmadan sürükleniyor.
Bunların nedeni bir süredir sistematik uygulanan davaların nakli yöntemi.
O kentin güvenli olmadığı gerekçesiyle davaların nakledilmesi.
Davanın nakledildiği kentlerde yaşanmış olaylara ilişkin davaların ise başka kentlere gönderilmesi.
Ali İsmail Korkmaz davasının Eskişehir yerine Kayseri, Abdullah Cömert davasının Hatay yerine Balıkesir'de görülmesi gibi.
Yargı, 1990'lı yıllarda işlenen suçlara ilişkin davaları zamanaşımı sürelerinin dolmasına günler kala açtı.
Bunun görülebilen iki nedeni vardı.
Birincisi, davaların zamanaşımına girmesi ile şüphelilerinin aklanması arasında tercih kullanılması.
İkincisi, yargının içindeki güç savaşları.
Devlet aklı çalkantılı dönemden sonra devreye girince, davalar önce nakledilmeye sonra da beraatle sonuçlandırılmaya başlandı.
CHP'li Sezgin Tanrıkulu'nun verdiği kanun teklifi, hukukçuların isyanı elbette duyulmadı.
Bakın yıllar süren emekler sonunda açılabilen davalarda neler yaşandı:


YÜZLEŞME/GÖKÇER TAHİNCİOĞLU

Tahir Elçi'den sonra

Bu ülkede bu mesleği yapıyorsanız, hangi dönemde olursa olsun öğrenirsiniz hemen klişeleri:
"Müfettiş görevlendirildi", "Operasyon başlatıldı", "Gerekenler yapılıyor" ve "toprağa verildi."
Sokak ortasında katledilmiş, mutlaka bir selam vermişliğiniz olan kişinin cenazesinde bakarsınız çevrenize:
Sıra kimde?
Bu kez Tahir'de.
Tahir Elçi durman koşturdu; bir cenazeden diğerine, bir insan hakları eğitimden boşaltılmış bir köye, bir işkence mağdurunun itibar edilmeyen ifadesinin eksiksiz tutanağa geçmesi için mahkemeye, oradan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne, gözyaşının aktığı her bir göze.
Bir gün sıra geleceği belliydi de onca yıl, 90'lar geçildikten sonra 2015'te...

* * *

YÜZLEŞME/GÖKÇER TAHİNCİOĞLU

"Kestim kara saçlarımı"*

Bazı çocuklar, fırtınanın içinde doğarlar ve savrulmaktan kurtulmak için mücadele etmeleri ölmeleri demektir.
Bazı çocuklar, fırtınaları uzak bir masalda dinleyen yaşıtları gibi korkmaz, gerekirse kara saçlarını da kesebilir.

* * *