17 Kasım 2014 Pazartesi


YÜZLEŞME/GÖKÇER TAHİNCİOĞLU

Dersim dört dağ içinde

Küçük kızlar korkuyordu.
Nasıl korkmasınlar ki; daha dün köylerinde anne ve babalarının yanında, kardeşlerinin arasındayken, şimdi Elazığ'ın bir karanlığında tanımadıkları kız çocuklarıyla yalnızdılar.
Jandarmalar köye gelmiş, evli olmayan, anne ve babasını yanında görmedikleri bütün kızları toplayıp getirmişlerdi.
Saçlarını bitlenir diye kesmişlerdi.
Geldikleri dakikadan itibaren Bölge Yatılı Okulu'nun bütün işlerini yapmaya başlamışlar, tepenin ardından su taşımışlar, buz kesen koridorları silmişler, yatakhaneleri hazırlamışlar, mutfağı toplamışlardı.
Başka başka kızlar da vardı.
Onlar "yabancılar" gibi konuşuyorlardı.
Bir sene sonra artık durum farklıydı.
Türkçe konuşabiliyorlardı.
O yıl, okula yeni bir müdür gelmişti; Sıdıka Avar.
Geldiği dakikadan itibaren, okulda dayağı yasaklamış, ağır iş yapmalarını engellemişti.
Aynı şeyleri ama dövmeden, şefkatle öğretiyordu, ağır ağır ama tam olarak.
Bir süre sonra at sırtında köylere gitmeye başladı.
Jandarmanın gidip kızları zorla almasını istemiyordu.
Bunun devlete karşı nefret uyandıracağını söylüyordu.
Gidip kimsesiz kızları ya da izin alabildiklerini getiriyordu.
Gelenler kendilerinden çok farklı değildi ama daha az korkuyorlardı.



* * *

Okul 4 yıl sürüyordu. Kızlardan, mezun olduktan sonra köylerine dönmeleri isteniyordu.
Yakını olmayanlar, uygun görülen bir ailenin yanına veriliyordu.
Evi çekip çevirecek hemen her şeyi okulda öğreniyorlardı.
Okulun, gelip gideni de eksik olmuyordu.
Bir gün Bingöl Valisi geldi okula.
Sıdıka Avar, "Dağ Çiçeklerim" kitabında anlatıyor o ziyareti:
"Son sınıfların dersine girerek sordu:
'Kürt kızları mı bunlar? Babalarınızın, dedelerinizin isyan ederek yaptığı hataları gördünüz...'
Atıldım; 'Aman efendim, bu çocukların babası değil, bunlar şerefi...'
Vali sertti: 'Nasıl değil, hepsi Kürt değil mi, sizler böyle hareket edersiniz....Hükümet çok kuvvetlidir, hepinizi yok eder.'
'Öbür sınıflara da lütfen teşrif etmez misiniz, çayınız da soğuyor' diyerek çıkarttım.
Sınıfa geri döndüğümde, kızların hepsi ağlıyordu:
"Neden bizi bu kadar suçlu görüyorlar?", "Neden Kürt diye hep hakaret ediyorlar?", "Neden Kürtleri gariplerden aşağı görüyorlar?", "Hani siz hepimiz Türküz diyordunuz?"
O kızlardan evlatlık verilmeyenler 1940'tan itibaren köylerine geri döndüler.
Bir bölümü döndüklerinde derin bir boşluk buldular.
Geride kalan, okula götürüldüğü aşamada saklanan, başka yerde kalan kardeşleri yoktu.
Bir daha kardeşlerinin izlerini bulamadılar.
Ölünceye kadar aradılar ama bulamadılar.

* * *

Ailelerin bazıları yok edilmiş, bazıları zorunlu iskana tabi tutulmuştu.
Tutulanlardan biri de Hüseyin Akgün'dü.
Ailesine 1947'de dönüş izni verilmişti.
Valilikte komisyon vardı, iskan başvurusunu karar altına aldı:
"...Dosya meyanındaki Hüseyin Altıntaş'ın nüfus hane kaydında adları yer alan Hüseyin karısı Humar ve Hüseyin evlatları Humar'dan doğma Elif, Mehmet, Hadice, Ahmedi, Suzan, Alicemal, Hatip, Emine'nin 1938 harikatında imha edildiği ve aile reisi Hüseyin Altıntaş'ın da 952 yılında öldüğü, bu haneden Ali Akgün'ün sağ kaldığı anlaşılmak gereği düşünüldü....İskan hakkının tanınmasına 27 Ağustos 1955 günü karar verildi."
Valilik kararında imha edildiği belirtilenlerden ikisi, ikiz kardeşlerdi. Çocuktular. Bir tanesi 3 yaşında bebekti.
Akgün, 3 yıl önce savcılığa başvurup, 1955 tarihli belge gereği, insanlığa karşı suç işlendiğini iddia etti.
Savcılık ise en az bir bölüm "milletvekilleri" kadar netti:
"Anlatılanların 72 yıl sonra ileri sürülen 3. kuşağın anlatımı kapsamında kalan soyut nitelikte beyanlar olduğu anlaşılmıştır.
Devlet operasyonlarda meşru egemenlik hakkını kullanmış, silahlı isyanı başlatanların dışında zarar gören olmamıştır."
Elbette kimse zorla evlatlık verilen kızları, kurşunla ölen bebekleri, dilini konuşturulmayanları, toprağından edilenleri savcı ile tartışamazdı.
Hem parlamentoda, "sosyal demokrat" vekiller demiyorlar mıydı:
"Emperyalizmin işbirlikçileri ile savaşıldı", "İsyan edenlere haddi bildirildi", "Tunceli'ye aydınlanma böyle getirildi."
"Emperyalizmin uşağı" 10 yaşındaki kızların, "Amerikan işbirlikçisi" evlatlık verilen çocukların, "Aydınlanmış" ama köyde ağaya hizmetçilikle görevli kardeşleri kayıp kadınların yaşadıkları elbette olabilirdi.
Savaşlarda böyle şeyler mümkündü, nesi garipseniyordu.
Herkes kendileri gibi ve Dersim değil Tunceli olsa, hayat ne güzel olurdu.
Tankları coşkuyla sokaklarda karşılayıp, "tam bağımsızlığı" yaşamak varken, neden inkılap dersleriyle yetinilmiyordu.
Anlamıyorlar.
Bazen kardeşlik ya da adı aynı sulardan içmek, aynı göğe bakmak olsun, dört dağ içinde kalmış bir kenti kucaklamaktır.
Büyük büyük ezberlenmiş laflar değil, anlamaya çalışmaktır.
Küçücük bir gözyaşı damlasıdır, mahçup bir bakıştır saran yaraları.
Çünkü o yaralar, açıktır, kanamaktadır ve bu ülkede hala bir fişleme nedenidir.
Geçmiş değildir sadece, halen Tunceli Savcılığı'nın dosyalarını, o fişlemeler süslemektedir.






Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme