7 Ağustos 2013 Çarşamba

Bir zamanlar Gençlerbirliği'nde-Behzat da gelince

(Bu yazı Solfasol'de yayımlanmıştır)

Behzat da gelince

GÖKÇER TAHİNCİOĞLU

Her şey biraz vardı da her şey biraz eksikti sanki.
Sonra o vicdanlı, içi efendi dışı asi halleriyle Behzat da geldi.
Ben bir ara futbolcu olmuştum.
Gazeteci olmadan biraz önce, hem de Gençlerbirliği’nde.




Kızılay’dan çok değil 10 dakika yürüdüğünüzde, başka bir kente gelirdiniz; Maltepe.
Öyle Rus revülerinin akınları yoktu o zamanlar.
Sabah çorbacıları, yanmaktan yorulmuş tozlu ışıkların günün ilk ışıklarına yenilmiş hüznü, o ışıkların altında Ankara pavyonlarının sadece gidenlerin tanıdığı şöhretlerinin Maltepe’deki fotoğrafçılarda çekilmiş, tahtayla çerçevelenmiş afişleri.


Küllük Bar, Siyah İnci’nin o dev afişi, ünlü olma hayallerini Maltepe’ye gizleyip, hayatını “Misket” oynayarak kazanan o açık sarı saçlı kadınların küçük fotoğraflarından yapılmış cam vitrin.

İşte o pavyonun hemen yanından ve geceyi yeniden bitirmişlerin arasından geçtiğinizde, Gençlerbirliği’nin hala yaşamasını sağlayan Vehbi Koç Yurdu’nun altındaki kulüp binasına gelirdiniz.

Türkiye’nin altyapıya en çok yatırım yapan kulübünün imkanları da Türkiye gibiydi işte.

Eşofmanı, formayı verir, ayağına seneye de olacak kramponu seçer, lisansını çıkartır, sadece kulübün karşısındaki o 3 film birden oynatan sinemaya gitmeye yetecek maaşı aydan aya öderdi.

Oradaki kara tahtaya sabah daha gün ışırken kadrolar yazılır, herkese nerede oynayacağı tarif edilir, otobüs varsa otobüse binilir, yoksa koşarak, Anıtkabir’in hemen karşısındaki Anıttepe sahasına gidilirdi. Sabah 10.00’da başlardı maçlar.

Yarım limon, bolca Ben Guy ve Gençlerbirlikli olmanın ruhu.



Büyüklerin “kazanmanın her şey olmadığını” anlatan o hallerine inat, altyapıda kazanmak, o büyüklerden olabilmek için gerekliydi.

O yüzden de formasıyla imrendirip kimi zaman mahalleden gelecek adam bulamadığından 10 kişiyle sahaya çıkan takımları, önüne geleni de yenerdi.

Maçlardan sonra bir aferin alıp, o kadar çok gol atıp rakibi rencide etmenin çok da manalı olmadığına yönelik sözleri de dinlerdiniz de yine de kazanmak da gol atmak da güzeldi işte.



Başka takımlara benzemezdi.

19 Mayıs’ta A takımın maçını izleyebilirseniz, şanslı olup da top toplayıcı seçildiğinizde, anlardınız hemen.

Tribündeki, o tribünü asla dolduramayan emektarların en coşkulu tezahüratıydı; “Haydiiiii Gençler” diye bağırmak.

Onlar, kasalarını tribüne yerleştirip, üzerinde rakı içip peynir yiyerek maç izleyen kuşaktandı. Gençlerin, profesyonel liglerden bile düştüğü kuşaktan.



Kalabalık tribünlere giderdi dondurmacılar, meşrubatçılar.

Orada ise Turşucu Hurşit vardı. Yaz günü bile turşu satardı.

Devre arasında memleketin dümeni niye sola kıramadığı sohbetleri, solun makus kaderinin hüzünlü izleri.

Kalede, defansa kızıp da formasını yırttığı için, yırtılan o formayı mutlaka dikecek olan malzemeciden maç sonu fırça yiyecek Deli Okan. Şeref tribününde Cavcav.



Sonuçta, okul takımına hakları yenip alınmayan çocukların kurduğu takımdı bu işte. Ne kadar efendi olsa da, dünyaya bir parça soldan bakan, seyircileri “solda” duran bir kabadayı.

Dünyayı sarsacak o mutlu zamanı bekleyen ve beklerken mücadele etmenin, o gün gelmeyecek olsa da o gün gelmiş gibi mutluluk vereceğini bilenlerin takımı.



Bazen sezon açılışına nereden bulduğu anlaşılamayan kırmızı siyah şapkasıyla Mahmut Tuncer de gelirdi ya, Gençler taraftarı yine de alkışlardı. Bilirdi hatırla sahada şarkı söyleyen Tuncer sayesinde artırılan paranın, altyapıdaki o çocuğun hasta annesine kaldığını.

O yüzden Mahmut Tuncerli sezon açılışlarının tek güzel yönü, şapka ve ahde vefaydı.

Her maç sonu, yenilmişlerin kabesi Maltepe’de soluklanan, galibiyeti de sadece Maltepe’yi bilenlerin hüzünle dinlediği “Misket”le kutlayan genç çocuklar.



Her şey biraz vardı da her şey biraz eksikti sanki.

Anıttepe’nin o buz tutmuş toprağında koşuşturduktan yıllar sonra Behzat Ç. geldiğinde tribünlere, okul takımına alınmadığı için takım kuran çocukların ruhu yeniden canlandı 19 Mayıs’ta.

O okulda okuyan ama haksızlıktan yıldığından o okullu olamayan çocukların takımı, artık sahaya Behzat’ın jenerik müziği ile çıkar oldu.

Bir şarkısı oldu takımın. Ve alışmadığı kadar çok taraftarı.

Tribünleri sol bir aşkla kucaklayan, hakeme kızdığında “acemi hakem”, tribünlere bağırmadığı için kızdığında “lütfen ayağa kalkar mısınız” diye tempo tutan, büyük takımlarda oynayan futbolcularına gelenekleri “istanbul’a gittin de böyle mi oldun” tezahüratıyla anımsatan ahir zaman kahramanları.


Kupalar önemli değil. Orada olmaktan keyif almaktır Gençlerli olmak.

Ve kupalara tapanlara ders verildiğinde çocuk coşkusuyla oynamak.

Şimdilerde alınteri dökülen o tesislerde büyüyor her daim genç Ankaralı.

Daha güzel oynayacağı günler de gelecek.

Ve o gün de söyleyeceğiz:

“Ne zaman sarhoş oldum da kaldıramıyom kolları”

2 yorum: