13 Ocak 2014 Pazartesi

YÜZLEŞME/GÖKÇER TAHİNCİOĞLU

Yeniden dönebilir miyim o yıllara?

Tarih 13 Kasım 2005’ti. Ne zamandır intiharının şeklini hesap ettiği defterdeki gibi astı ipi banyodaki kalorifere. Enver Arpalı, onuru için o gün veda etti herkese. Cezaevinin önü ana baba günüydü kardeşi cenazeyle çıkıp, ‘Ağabeyim bugün tahliye oldu’ diye bağırdığında



Gürültüler, toz, duman arasından iki sütuna sığdırılmış bir haber gözüküyor:
“Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi eski Rektörü Yücel Aşkın beraat etti.”
Van’ın ve ölümün dondurucu soğuğu uçuşuyor gazetelerin üzerinde.
Bir fakir çocukluktan “bir büyük adamlığa” ulaştığı yolun sonunu, Van’da, cezaevinin bir köşesinde, bir banyonun kalorifer borusunda bitirmeye karar veren bir adamın görüntüsü vuruyor bir ülkenin üzerine:
Enver Arpalı.
“Büyük adamlığa” giden yol
Babası öldüğünde daha 2 yaşındaydı Enver Arpalı. 8 kardeşin küçüklerinden.
Van’da fakirliğin bile zenginlik sayıldığı günlerde, 1947’de doğmuştu.
Küçük bir ev, hayvancılıkla ailesine bakmaya çalışan bir anne ve annelerinin elinden tutan “abiler”.
Öyle bir içlerine işlerdi ki yoksulluk, yıllar sonra çocuklarına ve küçük kardeşine anlatırken yeniden o günleri, “Herkeste yoktu ama bizde hiç yoktu” diyecekti.
İşte o yüzden okumak çok değerliydi ve okuldaki öğlen yemeği.
Yemek yiyebilmek, bir başarı belirtisiydi.
Van’da Sanat Okulu’nda o yıllarda öğlen yemeği sadece sınavdan yüksek not alanlara verilirdi.
Ve Arpalı kardeşler sınıfta hep birinciydi.
İskele Mahallesi’nden Van’a süt taşırlardı büyüyebilmek ve yaşayabilmek için.

Kalp kıra kıra
Okullarda hep başarılı oldu Enver Arpalı.
Diyarbakır’da okudu, Ankara’da fark derslerini verdi ve artık Yüksek Makine Teknikeri’ydi.
SSK’da işe başladı, öğretmen eşiyle iki çocuk sahibi oldu.
Geldiği yeri ve yaşadığı fakirliği ise hiç unutmadı.
Kooperatiften aldığı evi, bin bir güçlükle çizdiği projelerle okuttuğu çocukları, evine getirdiği ekmek hep değerliydi.
Van’a üniversite kurulduğunda, “gel” dediler, “ihtiyacımız var sana”.
Yapı İşleri Daire Başkanı’ydı artık.
Ailesinin gururu, mahallesinin gururu, çocuklarının gururu, eşinin gururuydu.
Zaten belki büyük ve hüzünlü hikayesinin özeti de sadece saf bir gururdu.
İnşaat işiyle uğraşan kardeşini çağırdı ilk yanına, “Benim yanıma gelip gitmeyeceksin, üniversite ile iş yapan müteahhitle görüşmeyeceksin” dedi kalbini kıra kıra.
İş denildi mi herkes huyunu bilirdi Van’da.
Bir üniversite inşa edilirken, kardeşi ne bir ihaleye girebildi, ne malzeme satabildi.
Enver Arpalı, görevdeydi.
Çocuklarını okutmuş, meslek yaşamının sonuna geliyordu ki, üniversite ile ilgili yolsuzluk iddiaları çıkageldi.
İhbarsız mektuplar üzerine YÖK’ün başlattığı soruşturmalar bunaltmıştı Rektör Aşkın’ı.
En güvendiği adamı işlerin başına getirmeye karar verdi.
Enver Arpalı, Genel Sekreter Yardımcılığı’na getirildi.
Kardeşleri gururla anlatıyordu Van’da.
“Büyük, çok büyük bir adam oldu bizim kardeşimiz.”
Ne kazandığı, ne kadar emekli maaşı alacağı önemli değildi.
Van’da süt taşıyarak karınlarını doyurdukları uzun yol, kardeşlerini devletin en kıymetli köşelerinden birine taşıyıvermişti.

Banyoda biten yol

Arpalı, usulsüzlük iddialarını araştırıyor, belgeleri tek tek kontrol ediyordu.
YÖK, soruşturma sonunda usulsüzlük bulamadı.
Ancak ihbarlar ve gizli tanık artık özel yetkili bir savcıdaydı.
Aynı dönemde, kardeşi yorgunluğunu gördüğü ağabeyine, “Yeter artık, geleceğin yere geldin. Emekli ol da birlikte çalışalım.”
Düşünüyordu ki Enver Arpalı, savcılığa çağrıldı.
Daha 2-3 ay önce oturduğu koltuktan dolayı, soruşturmanın odağındaydı.
Gitti, tıbbi malzeme alımıyla ilgili ilgisizliğini ancak makamından dolayı sahip olduğu bilgileri aktardı.
Oğlu evlenecekti.
Ankara’ya gitmişti ki hakkında “yakalama” kararı çıkageldi.
Gönderdiği avukatlar ise haber etti: “Ağabey, yok bir şey. İfadeni genişletmen gerekiyor.”
Kardeşleri rahattı. “Oğlunu evlendir, gidersin” dedi.
Düğünden sonra kardeşlerinin kimi memleketine döndü, kimi tatile.
Enver Arpalı ise kendisini sona yaklaştıran adliyeye.
Van’da o gün, kardeşlerine bir nefes telefon açabildi:
“Tutukluyorlar beni, hakkınızı helal edin.”
Van M Tipi Cezaevi’ydi artık. Ve “hırsız yakalandı” haberleri manşetlerde. Aldığı para 25 milyon dolardı üstelik iddialara göre.
Türkiye’nin bu tip örgütlere hiç alışmadığı günlerde, Arpalı’nın tutuklanmasını Rektör’ün ve yönetimdeki arkadaşlarının tutuklanması izledi.
Herkes izledi, ilk kez herkes bu kadar uzak kutuplara gitti.
Kardeşine şart koştu:
“Eşim ve çocuklarım gelmeyecek cezaevine, siz de gelmeyin.”
Yalvar yakar giderdi kardeşi Dursun Arpalı. “Geleceğim” derdi, “Sizi görünce ne diyecekler cezaevinin önünde, gelmeyin” diyen ağabeyine.
YÖK’te heyetler kuruldu, cezaevine rektörler akın etti.
O koca koca hocalar da rektöre ve hocalara sahip çıkarken bir tek Arpalı’ya merhaba demedi.
Herkesin “kurbanı” belliydi.
“Sen bize yardımcı ol biz sana” mesajlarına kulak asmayan, kardeşiyle her konuşmada hüngür hüngür ağlayan, elleri kelepçeli gözükmemek için hastaneye gitmeyen kocaman, dağ gibi bir adam, 4,5 ayda yavaş yavaş eridi.
Koğuşuna gelen din adamına sordu intiharın günahını.
Pahalı saatini eşine verdi.
Yıpranmamış eşyalarını kardeşine gönderdi.
Tarih 13 Kasım 2005’ti.
Ne zamandır intiharının şeklini hesap ettiği defterdeki gibi astı ipi banyodaki kalorifere.
Enver Arpalı, onuru için o gün veda etti herkese.
Bir pazar günüydü kardeşlerine haber verdiklerinde.
Cezaevinin önü ana baba günüydü kardeşi cenazeyle çıkıp, “Ağabeyim bugün tahliye oldu” diye bağırdığında.
İddianame öldükten 3 gün sonra açıklandı. O yargılamalar yıllarca sürdü. 3 bin yıl hapsi istenen rektör ve arkadaşlarının suçsuzluğu haberleri geldi ardı ardına.
Sonuncusu geçen hafta. Ve suçsuzluğu Arpalı da.
Savcılar mağduriyetle tanıştı sonraki yıllarda, büyük büyük konuşanların kimileri cezaeviyle, kimileri devletle.
Enver Arpalı, göremedi olan bitenleri.
Ve hâlâ bir devletin “ayıp” sayfalarında duruyor yeniden yargılanamaz upuzun gölgesi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme