21 Haziran 2013 Cuma

1997'den 2013'e: İki Kızılay

GÖKÇER TAHİNCİOĞLU

İktidarın her biçiminin bu denli kutsandığı bir ülkede doğmak bütün talihsizliğimiz.

Arşivleri karıştırıyorum.
Milliyet'e daha ilk adımları attığım o yıl, o temmuz, o Kızılay:
29 Temmuz 1997
Kadrosuzların meydana çıkmasına izin vermediğinden gazete, elimde makina, gizlice Kızılay'dayım.
Ankara Valiliği, Kızılay'da eylem yapılmasına izin vermediğinden, Ankara'ya "gizlice" giren yüzlerce araçtan inen binlerce kişi akın ediyor meydana.
8 yıllık kesintisiz eğitim tasarısı protesto etmek istedikleri.
Gaz yeni yeni giriyor envantere, TOMA zaten yok.
Copları ve öfkeleri var polislerin.
Bir de dönemin iktidarının ve aslında iktidar olan askerin emri: Yapmayacaklar.



Herkes ne kadar öfkeli.
Çocuğunun dinden uzaklaştırıldığını, yaşam hakkı verilmediğini söyleyenler, basına küfredenler, askere bağıranlar.
Fikri sorulmayanlar.
Derken, polis de dövmeye başlıyor gazetecileri. Bir sürü gazeteci coplanarak hastanelik oluyor, polis, hırsını gazetecilerden çıkartıyor. Bir alkış yükseliyor yasaklı meydandan.
İlk büyük olay bu Kızılay'da izlediğim. Hafızama kazınan, benzerine az rastlanan.

Arşivleri karıştırıyorum. Bir sürü gazete. Çok azı, demokratik haklardan söz ediyor.
Hiçbiri, insanlara fikirlerinin sorulmadığından da söz etmiyor.
Bazı gazeteler, isyanını sokağa taşıran insanlar için "Yarasalar" demiş. Bir komutanın bulduğu tanım bu.
Geriye doğru tarıyorum gazeteleri. İnsanları sokağa döken günlere.
28 Şubat geçmiş. İktidar değişmiş. Ordunun istediği bir iktidar var artık sokakta.
3 Temmuz 1997'de Sincan Belediye Başkanı'nın tahliye edildiğini yazıyor bir gazete.
Bir başkası 23 Temmuz 1997'de, 8 yıllık kesintisiz eğitimin ne kadar da modern ve uluslararası normlara uygun olduğunu anlatıyor.
26 Temmuz 1997'de MGK'dan 8 yıla tam desteğin çıktığı haberleri, 29 Temmuz 1997'de sınıfların ne kadar da modern inşa edileceği, her sınıfta 30 öğrenci ve her biri için birer bilgisayar bulunacağı.
Dilipak'ın 8 yıllık kesintisiz eğitim eyleminden dolayı sorgulandığı, kalabalığı kışkırttığının iddia edildiği.
Haberde Dilipak'ın çaresiz savunması var: "Ben insanları sakinleştirdim. Şiddet içermeden düşüncenizi açıklayın dedim."
"Yarasalar sahnede" diyor yine bir gazete. Polise yönelik eleştiriler, medeni insanların sokağa bu şekilde çıkmayacakları, şiddet göstermeyeceği yorumları. Kalabalığı Refah Partisi'nin kışkırttığı başlıkları.

Büyük Kızılay mitinginin sonraki haftalarında sürüyor haberler. Özellikle cuma namazı çıkışları her ilden başlıklar var: "Gazetecileri taşladılar", "Polise saldırdılar", "Laik kızı linç ediyorlardı".
8 yıllık kesintisiz eğitimin Meclis görüşmeleri. Refah Partisi'nin görüşmeleri kilitlediği haberleri.

Ne çok benziyor birbirine her şey...

Kocaeli'de valiliği ziyaret eden bir komutan, sarıklı bir adamı göstererek, duyduğu rahatsızlığı iletiyor valiye.
Küçük küçük başlıklar: İrticai görüntünün rahatsız edici olduğu ama kimsenin inancına karışılmadığı...
Yurtdışından irticanın beslendiği, aydınlık yarınlara ancak bu eğitim düzeniyle ulaşılabileceği.

1 Haziran 2013 Kızılay.
Kızılay'ı hiç böyle görmedim. Ne bu kadar öfkeli, ne bu kadar kalabalık.
4 tarafta barikatlar, sokakta ilk defa gördüğüm öğrenciler, nerede duracağını bile bilmeyen grupsuz gruplar.
Ellerinde gaz maskeleri, olan bitene her dakika biraz daha öfkelenip, öyle duruyorlar.
Gaz bombası gözünde patlıyor birinin.
Arkadaşı önce bakıyor, sonra öfkeyle yerden taşı alıp fırlatıyor diğer tarafa.
Sonra yeniden eğilip arkadaşına bakıyor, feryat ediyor: "Ne yaptı ki, ne yaptı ki?"
Polis, Başbakanlık'ın önüne konumlanmış. Tam Meşrutiyet Caddesi'nin önünde Kızılay'ı ikiye bölen derin bir boşluk. Kızılay'da zaman zaman atılan gaz bombalarına rağmen coşku, Bakanlıklar tarafında merak var. Meşrutiyet Caddesi ve önünde ise derin bir şiddet. İnsanlar düşüyor, öksürüyor, bağırıyor. Oysa Kızılay kapalı. Onların da aşağı inmelerine izin verilse kalmayacak sorun. Ama Kızılay ve o geçiş kutsal. Devletin kutsalları.
Nasıl bir sınıf, memleketin yargı düzeniyle yeni tanıştıysa, bir başka sınıf da polis ve sokakla ilk kez tanışıyor.
Başka başka sınıfların önceden tanıdığı bir düzen bu.Sonradan gözaltına alınacak, tutuklanacaklar tanıyanların bir bölümü.
Bir bölümüne "yarasalar" değilse de "işbirlikçiler" denilecek ya da "darbeciler".

Oysa alışılmadık bir düzen var. Herkes kendi kimliğiyle sokakta. Sosyalist Kemalist'e sloganı için takılmıyor. Kürtler'in Kürtçe sloganlarını anlamaya çalışıyor bir diğeri. Herkes, neden sokakta olduğunu biliyor. Faiz lobisi, uluslararası güçler, ya da ne varsa iktidara göre arkasında, bu insanların umurunda olan o değil. Gerçekten birileri faydalanıyorsa da bu düzenden onlar bilmiyor ve umursamıyor. Ve kendilerini bildikleri için bu kadar gülüp geçiyor o söylenenlere.
Olgunlar Sokak'ta "rahatsız" esnaf, ne varsa dükkanında kapının önüne dökmüş: "Alın bedava" diyor. Ellerinde tepsilerle yiyecek taşıyan çocuklar. Sahra hastaneleri. Amansızca "savaşan" ve "görünmeyen" Ankara'da bu savaşını günlerce sürdüren polis.
Basit bir temeli var bütün bu gürültülerin:
"Artık fikrimizin sorulmamasından, askerle muhazafakar iktidar arasındaki 'yönetme' çelişkilerinden, kimlikleri şekillendirme çabalarından bıktık."
Bedenimizle ilgili kararlardan, giydiklerimizle ilgili azarlardan, dünya görüşümüzle ilgili alaylardan, birilerinin namusu olmaktan, kendimiz için değil devlet için yaşamaktan, sadece istenildiği gibi olunduğunda makbul sayılmaktan, açlıktan, eşitsizlikten bıktık.

"Ne yaptık ki" mırıldanmalarını onlar da duyuyor.
Tıpkı askerin "Ne yapıyorsak iyiliğiniz için yaptık" gürlemelerine benziyor.

"Birisi için istemediği bir şeyi yapmayın."

Birbirine saygı duymayanların ülkesi burası, birbirini yönetmeye can atanların ülkesi.
Bu yüzden muhazafakar bir iktidarın anlaması en az jakoben bir kafa kadar zor olan biteni.






Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme