14 Haziran 2013 Cuma

Beyaz yakalar, esmer çocuklar

Kendine iyi bak beni düşünme

GÖKÇER TAHİNCİOĞLU

Bir oyun gibi oradan oraya koşuşturuyorlardı. Oyun oynamamış çocuklardı. Gözlerinde büyülü bir şaşkınlık. İlk defa yolda yürüyenlerle, ilk defa o büyük binalardan çıkanlarla, ilk defa hep istemek zorunda olduklarıyla aynı saflardaydılar.
Birlikte gaz yiyor, birlikte bağırıyor ve ilk defa birlikte istiyorlardı.
Kağıt toplayıcısı iki çocuk.
Ne Gezi Parkı'nı biliyorlardı, ne oradaki ağaçları. Ne bir yaşam biçimleri vardı, ne kaybedebilecekleri bir standartları.
Ama işte ilk kez diğer kaybedenlerle birlikte, doğuştan kaybetmişler birlikte bağırıyorlardı.
"Direne direne kazanacağız."

Mevlüt ve Ahmet'in suratlarındaki kir, diğer eylemcilerin terleriyle karışmış, başkenti terli, yağ kokan ve kimseyi rahatsız etmeyen bir koku kaplamıştı.
Kızılay...



Hayata Dönüş'ün o karanlık günlerinde halkın yürüyüşüne kapatılan, her eylemde "Daha fazla Kızılay" diye uğruna bağrılan o alanın dört tarafında barikat.
En eski gazetecilere yanlarındaki genç gazeteciler soruyordu şaşkınlık ve korkuyla:
"Abi gördün mü böyle bir şey?"

Taşlar, gazlar, teyzeler, amcalar. Hayatında trafik polisi dışında polisle karşı karşıya gelmemiş beyaz yakalılar.
Mırıl mırıl cümleler:
"Birilerinin bu öfkeyi anlatması, o kadar basit olmadığını, vandallıkla, marjinallikle, yasadışılıkla açıklanamayacağını, sadece Gezi Parkı olmadığını ve bir isyanın en güzel bir parkla anlatılabileceğini aktarması gerekiyor."
Durmaya, anlamaya bile zamanın olmadığı bir öfkeyi yaşayanlar ise bütün o araştırmalara konu olacak nedenlerde doğallıkla birleşiyordu.
O hengamenin içinde, sabahları Kızılay'da, akşamları Kuğulu'da iki çocuk.
Açlığa, yokluğa, yoksunluğa karşı bağırıyorlar isyanla.

Beyaz yakalılar ve esmer çocukların birleştiği barikatlar.
Nasıl varsa gerekçesi bunca öfkenin ve karşı şiddetin.
Herkesin de o sokaklarda yaşamı uğruna çabalamasının bir nedeni var.

Belki o yüzden başta "mesele Gezi Parkı" değil diyen hükümetle, Gezi Parkı'nın temsilcileri sadece Gezi Parkı'nı konuşurken buruluyor biraz yürekler.

Şiddet, terör, Ak Parti, CHP hepsi bir yana, bu topraklarda ilk defa iktidarla, baskıların, yaşama katılmanın konuşulabileceği bir masada, unutulmanın tedirginliği insanlardaki.

İktidar olma isteği değil, güzel ve eşit yaşayabilme isteğini ortaklaştırıp "karşıda" görülenlerle, birlikte aynılaşmadan ve ancak buraların güzelliğini anlayarak yaşayabilme arzusu.
Başörtülüye zulmedeni mahkum edip, birinin canını yakanı uzak tutarak. Alkol alana hakaret edeni işaretleyip, aç kalanlarla yemeğini paylaşarak oturabildiğimiz bir sofranın özlemi.
Öteki ilan edileni aramıza katarak, bir kişilik daha yer açarak, kimliklerin tanımlanmadığı, sofrada olabilmenin koşulunun "ondan" olmanın olmadığı bir büyük, zengin sofra.

Mevlüt ve Ahmet..Ve diğer çocukları dönmeden hayatlarına, diğer beyaz yakalılar gibi, hapsolmaktan kaynaklı can sıkıntısına çok iyi gelen o günleri işlediler hafızalarına...

Bir hastanedeler şimdi. Dayak yerken de eşittiler diğerleriyle, slogan attıkları zaman olduğu gibi.
Twitter'dan haberleşemediler, televizyonları ve penguen esprileri de yoktu, büyük büyük açıklamaların suçlamalarının öznesi olamayacak kadar da küçüktüler.

Her gece gaz yiyip her gece yeniden yiyeceğini bile bile sokağa çıkan, birkaç saat uykuyla işine gidip akşamı zor eden, Gezi Parkı'na mutlulukla imrenip, Ankara'daki yaşanılan sertliği anlatamadığı için hüzünlenen insanlar gibi mutlular ikisi de.
Ankara gibiler işte, sözleri edilmese de o masada ya da uğruna sokaklara çıktıkları meselelere ilişkin sözler, uzakta, güzel bir dünya için can yakmadan, unutulacaklarını bilseler de direndiler.
Mevlüt ve Ahmet sokaklara, beyaz yakalılar o can sıkıntısına dönecek bir zaman sonra:
Dudaklarında aynı mırıltı:
"Bari ağaçlar kurtulsa, Taksim öyle kalsa."
Unutmayacakları Ankara akşamından Taksim'e selam:
"Kendine iyi bak beni düşünme su akar yatağını bulur."




Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme